
Mefaret Aktas NY’dan öğretiyor…
“Hayat bir problem, yaşlanmak iki”
Bir hafta önce iki can arkadaşım Tanya ve Nessa ile buluşacaktık. Tanya evlendi, çocuk falan yaptı, Nessa da aktör, DJ, barmen, iki tane grubuyla bas çalıyor falan, hep meşgul. Üçümüzün bir araya gelmesi hiç mümkün olmadı son üç sene içinde. En sonunda tam ayarladık derken Nessa’dan mesaj: “Ben çok hasta hissediyorum kendimi/. Cok yaşlandım artık. İki gece üst üste icince kaldıramıyorum”. Üsteledik, üsteledik mesajlar hep aynı yörüngede seyrediyor. Tanıdığım en güzel, en havalı ve eğlenceli kadınlardan olan Nessa “Yaşlanıyormuş”. Bilmiyoruz sanki anasını satayım. Durum şu ki, Nessa’nin son doğum günü yeni geçti. Yaşı da 40 oldu. Sanırım.
Görseniz aslında 28 falan gösteriyor ama o yaşlı hissediyorsa ağzımı açmak düşmez. Depresyonuna saygı gösterip, kendi sefilliği içinde boğulması için bir iki gün vermek arkadaşlık görevimdir. Ne de olsa ben aynı acıyı haftada en az iki kere yaşıyorum. Sonunda o gece yalnızca, ikimizden tek farkı evli ve çocuklu olması olan Tanya ile buluşmaya, Nessa’yı da haftaya saklamaya karar verdim. İsabet olmuş, zira Nessa’nin nefret ettiği Hell’s Kitchen’da belki de tek gidilebilecek yer olan Bar Nine’da buluştuk. İkimizin arasında toplam 13 Jameson 8 Magners tükettikten sonra, ağızlarımız yamularak konuyu “her nasılsa” yaşlanmaya getirdik. Üstüne yanlışlıkla birasını döktüğüm ve ben ona bir bira almaya çalışırken bize dört içki alan bar komşum da muhabbete katıldı. Yemin ederim bir hafta sonra hala adını hatırlamaya çalışıyoruz dört saat kadar konuşup, birlikte fotoğraflar çektiğimiz bu adamın. Beynimin orası tamamen karanlık.
Canlı müzik çalan bir dive olan Bar Nine’da o gece çok müzik çaldı. Ama bütün muhabbet boyunca benim kafamda yalnızca bir şarkı vardı. Hayatımı film yapsanız çalacak beş şarkıdan biri olan, kişisel, özel soundtrack’imin nadide parçası Ryan Adams’in “I Taught Myself How To Grow / Kendime Büyümeyi Öğrettim“i. Bu parçayı öğrendiğimden beri, her doğum günümde ne olursa olsun mutlaka çalarım. İnsanlara doğum günlerinde ithaf ederim. Dünyanin hiçbir yerinde, hiçbir dilinde, hiçbir şair bu hayatın, büyümenin ve yaşlanmanın bana verdiği hissi benim en sevdiğim ozanlardan biri olan Adams’in bu şarkıda anlattığı gibi anlatamamıştır.
Hemen ama Orhan Veli falan diye atlamayın sazan gibi. Bu benim için. Sizinki sizin olsun. Bu benim gizili tarihim. Bende saklı.
“Çoğunlukla söyleyecek hiçbir şeyim olmuyor, olduğunda da dinleyecek kimse yok zaten. Belki de böylesi daha iyi. Ben de yorulana kadar TV’deki sesleri diniyorum. Gözlerim ağırlaşıyor ve sızıyorum. Çünkü kendime büyümeyi öğrettim. Kendime sevgisiz büyümeyi öğrettim. Ve yağmurda zehir vardı. Kendime dışım yamulana, içim kırılana dek büyümeyi öğrettim” der Ryan Adams. Şarkının geri kalanı da çok manalı.
Ben bu şarkıyı her dinlediğimde hayatım şehirlerarası trenlerin pencerelerinden hızlı hızlı geçen ağaçlar gibi gözümün önünden geçiyor. Ve bittiğinde içime bir yorgunluk, bir sessizlik, sakinlik çöküyor. Yine öyle oldu. O gece söylediğim iki kelimeden birini, beş saniye sonra hatırlayamadığım halde hayatımın en unutulmaz anları teker teker gözümün önünden geçti. Pek çoğu mutlu eder. Bir o kadarının da ne zaman hatırlasam yüzüm kızarır. Onlardan hiç pişman değilim ama bir-ikisi kalbimi çok kırdı, değerli insanlari benden aldı ya da uzaklaştırdı. Onlarsız da olurdu bu hayat. Tren hızla aklımın şu duraklarından geçti o akşam.
1975′te doğdum. İlkokulu 4 senede bitirdim, “Aa bizim kız üniversiteye erken gidecek” diye herkes sevinirken, Anadolu Teknik Lisesi’ne verdiler. Namı yürümüş “Maçka Meslek Kol Gibi Destek” lisesinin Anadolu Teknik, Bilgisayar Bölümü’nde 4 sene okudum. Annemin beni erken mezun etme hayalleri suya düştü tabii. 1994′te önce Leman Kültür’de garsonluk yapmak, sonra da Cumhuriyet’te gazetecilik yapmak uzere Marmara Fransızca Kamu’yu bıraktım. Mutluydum, gazeteci oluverdim.
90′ların büyük kısmını İstiklal’in barlarında geçirdim. İddia ederim o yıllarda zaman geçirilebilecek daha iyi bir yer yoktu Türkiye’de. Ben en güzel zamanda en güzel yerdeydim ülkemde.
18 ya da daha fazla sene önce Acil Servis’ten Ertan ve şu anda nedense benimle konuşmayan en yakın arkadşım Soner, ben Gitar’da kusarken, tuvalette saçımı tuttular.
9 sene kadar önce Depeche Mode’dan Dave Gahan’la tanıştım. Hepimiz aşıktık ona. Overdose’dan ha öldü ha ölecek diye korkttuğum Gahan’la konuşabilmek hayatımın en büyük mutluluklarından biridir, O Fransa yolculuğunda başıma gelmeyen kalmadı ama başka bir yazıya…
14 sene kadar önce Taksim müzik camiasinda gayet yakından tanınan gitarist bir arkadaşımla, onun ev arkadaşı olan, benim en yakın arkadaşıma sucuklu yumurta yaptım. Bir gün sonra gitarist arkadaşımız sarhoşken kızarkadaşının balkonundan düşerek öldü. Yavaş yavaş 90′ların sonu geliyordu. SineCafe’den Perizat beyin kanaması geçirdi, onu da kaybettik. Taksim’den pek çok tanıdık yüzü kaybettik. Bıçaklandılar, OD’dan, gaz zehirlenmesinden gittiler…
Her zaman kimsenin dinlemediği şahane müzikleri, sanatçıları keşfedip dinlemekte üstüme yoktur. Mehmet Tez’e sorun. Ama hep “gerçek müzik camiasi”nda (Her ne haltsa o da) kimsenin takdir etmediği Bon Jovi’yi ve müziğini de sevdim. Aramızda özel bir bağ var. Mutsuz çocukluğumun parçasıydı onlar. Bana çok şey hatırlatırlar. 2001 yılında New Jersey’de Giants Stadı’nin arkasında bir barbekü partisinde tüm Bon Jovi ile tanıştım.
Aklınıza gelecek gelmeyecek rock, caz müzisyeni ve aktörlerle partiledim. En çok sormak istediğim soruları, yüzlerine sordum. Çok komik şeyler geldi başıma ya da çok acı. En sevdigim Hendrix parçaları “Little Wing” ve “Angel”. Ve nedense Hendrix bir yana, gitarist Hiram Bullock’un Sting’in “Nothing Like The Sun” albümündeki “Little Wing” cover’ındaki solosunu çok severim. Kimse sevmez. Burunları havada, “Hendrix’ten sonra Sting’in gitaristinden dinlenir mi?” derler. Ben severim. 2004 falan gibi bir gece Hiram o soloyu bana ithaf ederek çaldi Sweet Rhythm, New York’ta. Sweet Rhythm, eski Sweet Basil.
Hiram Bullock iki sene önce öldü.
New York’a taşınmadan önce, Orhan Gencebay’la bir TV şovuna katıldım. Tartışmacı hesabı. Ona neden şahane müzik yapmak yerine, müziği akademikleştirme kompleksiyle vakit kaybettiğini sormaya çalıştım. anlamadı da dinlemedi de… Umurumda olmadı. Ben haklıyım ya.
Sözde müzik uzmanlarının nedense burun çevirdiği, benim gözümde çok değerli bir adam olan Mark Anthony’le röportaj yaptım bir gün. Bana kimseye anlatmadığı parasızlıktan neredeyse “açlıktan öldüğü” günleri anlattı. Gurur duydum, onunla da kendimle de. Ben Harper’la bir telefon roportajı yapıp, adamı dumur ettim. Telefonu kapadığımızda adamcağız hala şoktaydı. İki dakika sonra gazeteden eve gidecek araba ayarlamak için telefonun ahizesini kaldırıp “ulaştırma”yı aramaya çalıştığımda Ben Harper şokta, hala hattaydı.
2001 yılında Türkiye’de plak şirketleri beni yılın en iyi müzik yazarları listesine koydular. Hiç de “cool” olamadım. Mutluluktan ağzım kulaklarıma vardı bir hafta boyunca.
Veee 2002′de New York’a taşındım. Burada gezdim, gördüm, eğlendim, daraldım. Sonra da size bildirdim.
Miles Davis’in oğluyla, Primal Scream’in efsane psycho’su, kahramanım Mani’yle partiledim. Ha bu arada “partiledim”den başka bir sey yazınca, sansüre gidiyor. Ona göre.
Reklamcı, eski junkie, cokehead, serseri, kafes dövüşçüsü (Mixed Martial Arts) / New York Times yazarı, rock star, alkolik, manken ve tabii müzisyen sevgililerim oldu. 35 yaşındayken 20, 20 yaşındayken 50 yaşında adamlarla birlikte oldum.
Güzel hayat di mi?
Hava atmak için mi anlatıyorum. Hiç işim olmaz. Şunu diyeceğim: O gece, bu yaşlanma muhabbeti açıldığında kafamda çalan şarkım eşliğinde bunların hepsini düşündüm. Eve gittim, sabaha kadar ağladım. Yetmiyor kardeşim ya. Dünyanın dört bir yanında yemediğim halt kalmadı. Hala ölüm korkusu var içimde. O kadar korkuyorum ki, yeterince yaşayamamış olmaktan. Ne yaparsam yapayım da yetmeyecek. Biliyorum. Annem ben 14 yaşındayken falan bana “Kızım sen hiçbir şeyle tatmin olmuyorsun. Böyle hiç mutlu olamazsın” demişti. Ondan da korkuyorum.
Müdürlüğünü yaptığım restoranda Patricia diye dünyalar tatlısı bir kız çalışıyor. Sadece 20 yaşında. Geçenlerde, aniden fikrini değiştirip, “graduate school”a gitmeye karar verdiği için işi bıraktı. Bırakırken şöyle dedi: “Mef, bana her zaman senin hayatın dünyanın en enteresan hayatıymış gibi geldi. Ben daha 21 bile değilim. Bir türlü dışarı çıkamadık beraber. N’olur bekle beni. 21 olunca geri gelecegim. Beraber, gezip eğlenecegiz”. Ah Patricia, dünyalar tatlısı Patricia. İki dakikalığına hatırlattı bana hayatımı dolu dolu yaşadığımı. Ama, ama yapmak istediğim o kadar çok şey var ki!
Bir kaç gün sonra, tam moralim sıfıra inmiş, “Yaş 35, bizim yolun sonu” diye düşünürken Nessa depresyondan çıkıp geldi yardımıma. Nessa, benim sevdiğim müzik mekanlarından Bowery Electric’te de barmenlik yapıyor. Vee o cuma Bowery Electric’te Marah çalıyor. İnanabiliyor musunuz Marah! Amerika’nın kimsenin bilmediği, en iyi grubu! Ve ben hayata döndüm. Bu haber hatırlattı bana neden Amerika’ya geldiğimi. Evet İstanbul’a U2′sundan en avangard caz grubuna herkes geliyor, her gün geliyor. Ama yalnızca New York’ta en yakın barmen arkadaşınızı görmeye gittiğinizde en sevdiğiniz grubu da görme şansına erişiyorsunuz. İşte bu yüzden geldim anasını satayım bu şehre. İşte bu yüzden duramıyorum yerimde. Kendi başıma Harlem’den atladım trene, Bowery’e… Dediğim gibi Amerika’da en sevdiğim grup Marah. Ama kapıdakı adama “Ben Nessa’yı görmeye geldim” dedim.
O gece gizli aşkım, şahane sefil insan David Bielanko çaldı, söyledi “Life is a problem, we die on our way home”. Ben gözlerinin içine baktım “Beni korkutan da o” dedim. Bir de sizin için fotoğraflarını çektim tabii…






{ 7 Yorum… aşağıda okuyun veyabir tane de siz ekleyin }
Dave Gahan’la tanışmak, bilmemkimin oğluyla partilemek… Karşındaki için yaşandığı sırada bile unutulmuş olan bu anları kayda geçirmek
‘Çeşme’de Eda Taşpınarla aynı şezlongta güneşlendim’ gibi. Hayata ne değer katar ki? Büyüyünce bu deneyim oburluğu geçiyor esas. Sen, reklamları entry olarak göze sokan bir sitede harbi yazan ve birilerinin içine bazen su serpen herhangi birisin. Bu iyidir, bu yeter.
eleştiri gibi yazılmış ama aslında değil biliyorum. Yine de bence insanın geri dönüp bakınca hatırladıkları önemli. Yani “bilmemkimin oğluyla partilemek” güzel bir anı ise, detaylarıyla mutlu hatırlanıyorsa bence iyidir. Ama yetmiyorsa ve hatta bugüne hiçbir yardımı dokunmuyorsa … ki her anı öyle aslında galiba, durum biraz karışıyor tabi. “Hayata değer katan” şey dediğiniz o kadar göreceli ki.
Ben evde oturuyorum artık… Arada senin yazdıklarını okuyup gulumsuyorum:) Senle hic yuzyuze gelemedik hata sana kıl oldum uzun sure biliyor musun:) Artı Haber’de Sezen Aksu ile ilgili olarak yazdıgım bi yazıdan sonra isten cıkardılar beni ve yerime seni aldılar seneler once… Bu hatunun benden ne farkı var, kesin birinin torpili vardır deyip dis bilemistim 2 gun kadar ama hic uzun surmez ofkem… 15 sene adam gibi bi muzik yazarı olmak icin kıcımı yırttım. İşi muzisyen cephesinden de gorebilmek ve de tabii cok da sevdigim icin nota ogrendim, vokal yaptım, korist oldum, solist oldum, supervizorluk – basın danısmanlıgı – menajerlik yaptım hatta studyo isletip amator muzisyenlere album yaptım. Satamadım o ayrı ama su anda 25 yıllık gazetecilik kariyerinden sonra 43 yasına gelmis ve bi halt basaramamıs bi hatun olarak -ki kimse bu yasa gelmis kadın bi gazeteci eskisine is vermiyor bu ulkede- evde oturup sosyal medyaya takılıyorum. Memleketteki tum festivallere, dısarıdaki tum konserlere gittim. sayısını hatırlamadıgım kadar cok muzisyenle tanıstım, roportaj yaptım. Ama artık televizyon seyretmiyor, konsere gitmiyor, okuyacak muzik dergisi bile bulamıyorum. Yuzlerce televizyon kanalı var bu ulkede ama sadece bir tanesi zaman zaman adam gibi muzisyenlerin konserlerini yayınlıyor o da keyfe keder. Sonucta bi oglum var – iyi ki de var- onun buyumesini bekliyorum. Ona ogreticem bildiklerimi, ona anlatıcam yasadıklarımı…
Simdi anlıyorum neden isimi sana verdiklerini:) Bi halt degildi belki ama iyi ki oyle olmus ve keske tanısabilseymisiz. Hayatının en guzel zamanını yasıyorsun bence… Sonuna kadar git ve yaz… Benim gibileri gulumsetmeye devam et. Hayat cok kısa ve yapacak o kadar sey var ki:) Kendine iyi bak tabii bu arada ve benim icin ozellikle – tabii yazdıklarımın bi kıymeti varsa- guzel muzik dinle, yeni muzisyenleri kesfet aynı ruhla:)
abuk subuk kendi tatminin için yazılmış bir yazı. asıl mutsuzluğun anneni orda istanbulda yalnız bırakmış olman. ama bir türlü kabul edemiyorsun mef.
Sevgili Mef;
Istersen dunyanin obur ucuna git, en hayran oldugun herifle partile.. en hastasi oldugun grupla takil.. icindeki boslugu dolduramazsin… nedendir dersen yaradilisin boledir de ondan…. Sen bu yaziyi bizi etkilemek icin mi yazdin bilmiyorum .. hani aman da ne esasli kiz dicez senin de hosuna gidicek hesabi.. ben sadece Mefin biraz huzura ve dinginlige ihtiyaci oldugunu hissettim..seni seven insanlarla biraz dinlenmek durup dusunmektir belki de ilacin.. sevgiler
Allah gözünü doyursun Mef…Başka da bişi demiycemmmmmm:)
Huzur Islam’da Mef.. Sana New York’taki en yakin Nur cemaati olusumunun adresini gonderebilirim. Tabi facebooktan sana 100 kere ” abd de ogrenciyim Newyork’a haftasonu takilmaya gelecem, ogrenci parasiyla gidilebilecek 3-5 mekan soylermisin” mesajlarima cevap vermeyi lutfedersen..