Sibel, yemekle-yememek arasında gidip gelen ruh halini anlatmaya devam ediyor…
Tatil macerası bana iki kiloya patladı maalesef. Bir de tatil dönüşü İstanbul’a alışma stresini de ekleyince üçüncü haftanın sonunda toplam 2 kilo 700 gram almış oldum. ‘Birer birer ağza atılan salamlar, sucuklar, bir dondurma yesem ne çıkar demeler’ yağ, lipit ve şeker olarak bana geri döndü anlayacağınız. ‘Hava değişimi, işe başlama stresi, bugün çok mutluyum, üff çok dertliyim, hadi şerefe’ mazeretleriyle kilo verilmiyormuş, anladım. Bünye alışmış bir kere kanmıyor. Neyse ki kastan almışım, yağdan değil. Diyetisyen Hanım öyle dedi. Bu da ne demekse? Ha kas, ha yağ. Kilo aldım mı, almadım mı? Bal gibi aldım işte. Önümde iki metre uzanan göbeğin sebebini “Neyse ki yağ değil, kas” cümlesi açıklar mı? Dışarıdan gören ne bilecek toraman görüntümün sebebinin ‘kas mı yoksa yağ mı’ olduğunu! Bu sistemi de anlayamadım gitti ya neyse.
Nazarı değenlerin de göbekleri şişsin inşallah! Kolları sarksın. Selülitleri azsın. Kimilerine saçma gelebilir ama gerçekten nazar değdiğini düşünüyorum verdiğim üç kiloya. O kadar çok kem gözlü var ki etrafta. Her gördüklerinde “Ne kadar incelmişsin, üç kilo bile ne kadar fark etmiş” diye diye gözleriyle yediler beni. Kararlıyım, vazgeçmeyeceğim! Kas da olsa yağ da olsa bu kiloları vereceğim…
Neyse ki bu hafta gayet iyi gidiyor diyet listemle uyumum. Bu da ten uyumu gibi bir şeymiş. Olmayınca olmuyormuş. Gördük. Akşamüzeri yenen iki porsiyon meyve beni kesmiyormuş. Bu hafta iki dilim ekmek ve bir dilim peynirim var. “Oh yeme de yanında yat” diyemiyorum. Çünkü afiyetle yiyorum. Sabahlarımın sultanı yumurtanın yanında bir dilim de peynir eklenince Diyetisyen Hanım’dan iyisi yok…
Bu hafta tavuklu pilav yiyemedim!
Bu hafta, tereyağında pişmiş şöyle kocaman bir tabak nohutlu ve tavuklu pilav yiyemedim…




